plasticstress

1.5M ratings
277k ratings

See, that’s what the app is perfect for.

Sounds perfect Wahhhh, I don’t wanna
Bende bekleşip durdum, bildiğim tüm inlerde,
Bazen zirvelerine yakın dağların, bazen bir kuyunun sonunda.
Kimisine kutsal sayfalar ve sayfalar indiren şu semanın,
bana da vardır belki bir çift sözü diye.
Gökten bana ne görev, ne mucize ne de bir elma...

Bende bekleşip durdum, bildiğim tüm inlerde,

Bazen zirvelerine yakın dağların, bazen bir kuyunun sonunda.

Kimisine kutsal sayfalar ve sayfalar indiren şu semanın,

bana da vardır belki bir çift sözü diye.

Gökten bana ne görev, ne mucize ne de bir elma düştü.

Sıradan bir insan olmak bile üzemeyecekse sıradan insanı, başka ne üzebilir?

Çirkinliğine alınma,

Trenlere ve tırlara,

Seni altına alabilecek yük vagonlarına, alınma.

Alınma avrupai ortadoğu rüyana.

Köşe bir kuytuda, çekiçle dümdüz edesin varsa dimağını, buna alınma.

Kendi gücüne, elaleme gider gibi gitme.

Bekleşip durma, evine git.

Dağlardan ve arşdan sana

ne isa ne de musa.

Hanzade Han’da kaldı.
şehrin ağdalı adamları,
tesbihlerini dilleriyle döndürüyor.
Bu coğrafyada intihar, sub story, andaval.
Bir pasif isyan olarak,
“yeteri kadar kararlı düşersen, su beton olur” yazdığım duvarın önüne işiyorum.
anonim olmanın...

Hanzade Han’da kaldı.

şehrin ağdalı adamları,

tesbihlerini dilleriyle döndürüyor. 

Bu coğrafyada intihar, sub story, andaval.

Bir pasif isyan olarak, 

“yeteri kadar kararlı düşersen, su beton olur” yazdığım duvarın önüne işiyorum.

anonim olmanın dayanılmaz açlığı,

kumbaramda tükürük biriktiriyorum.

3. sayıya yazmıştım. Edinenler edindi, okudu. Okuyamayanlar için, bloga koyuyorum.
Dolmuş ve Aşırı Hamileler
Pazartesi sabahı:Dolmuş, dolup boşalan yani. Tam da ifade ettiği gibi dolup dolup boşalan. Edepiyle üstelik, müsait bir yere boşalan, yine...

3. sayıya yazmıştım. Edinenler edindi, okudu. Okuyamayanlar için, bloga koyuyorum.


 Dolmuş ve Aşırı Hamileler

Pazartesi sabahı:Dolmuş, dolup boşalan yani. Tam da ifade ettiği gibi dolup dolup boşalan. Edepiyle üstelik, müsait bir yere boşalan, yine izniyle dolan. Ankara'nın Ankara havaları. Sabah sabah ne diyeceğimi bilemediğim bir ruh hali. Aslında ne diyeceğimi biliyorum da diyemiyorum. Oysa basit. Biraz sesini kısar mısınız? Hepi topu dört kelime, yirmi üç harf, bir noktalama işareti ama diyemiyorum. Sabah saatleri konuşmak değil de susmak için daha uygun geliyor bana. Daha hızlı bir şekilde telepati çağına geçiş yapmalıyız. Yanıma göbekli bir kız oturuyor. Göbeğini okşama başlayınca aslında düşündüğümden daha göbekli olduğunu anlıyorum. Kız hamile. Yüklü. İki canlı kadın, Ankara havasına katılıyor sessizce. Çocuğunu müzikle besliyor. Son durağa geldiğimizde kızın ahesteliği tutuyor. Bence o kadar da değil, hamileliğinin nazını çıkarıyor. Kalkacakmış gibi yapıyor ama kalkmıyor, oradan biri el atıyor, kız yardımı hemencecik kabul ediyor. İki adım atıyor sonra kapının orada öylece duruyor, ay diyor of diyor. Hamile olmasa yerdi benden paparayı. Hadi diyorum yüklü bu kavga etmeye gelmez. Aheste aheste iniyor. Sanki dolmuşta kanı akmayan bu değilmiş gibi inince başlıyor haldur huldur yürümeye. Sabır insana nereden geliyor? Gökten mi düşüyor mesele, nereden anasını satayım gidip bastıracağım parayı alacağım sabrın kralını. Arabada beş evde on beş, pis pis şarkılar dolanıyor dilime, bir kitapçıya gidip biraz rahatlamalıyım.

Salı sabahı:Dolmuş düne göre daha az dolu, en azından başlangıç için. Bugünkü şoförümüz damar diye tabir edilen müzik türünü tercih ediyor. Bana bu şarkıları kesintisiz bir şekilde sadece yarım gün dinletseler, akşam üstü uygun bir yerden bırakırım kendimi. Bir bünye bunca çileye nasıl katlanır? Bu adam sabahtan akşama damar fm dinliyor, evine gidiyor dram dizileriyle kamçılıyor kendini. Zaten hayat zor değil mi ya, ben mi anlamıyorum? Bazı insanlar, neşelenmeye karşı doğal bir savunma geliştirmişler. Deşarj olma yöntemleri buysa eğer, benim aklım almıyor. Şoför yanındaki adamla dertleşiyor, belli ki tanıdık. Şoförün kızı reşit değilken Van'lı bir adama kaçmış ama şimdi dönmüş eve, bir polisle evlendireceklermiş yakında, allahtan polis adam bebesine tamam demiş. Hepimiz de dinliyoruz şoförü, ibret alıyoruz, dua ediyoruz, hemen hepimiz allahtan bizi korumasını istiyoruz. Ben artık dayanamıyorum, bir yandan ibretlik hikayeler, bir yandan hikayeyi destekleyen aşırı arabesk şarkılar, sıtkım sıyrılıyor, bu sefer ağzımı açıp sesi biraz kısar mısınız? diyorum. Öyle bir diyorum ki, adama mı müziğe mi belli değil. Şoför siz yeni nesil falan bir şeyler diyor. Ne yeni nesli? Ben yeni nesilken bile yeni nesil olmayı kaçırmışım, hangi yeni nesil? Yaşıtlarım sistemi çözmüş bıraksan Viyana'yı yeniden kuşatırlar üstelik memelerinde bebelerle, benim üstüme ikinci yeni nesil gelmek üzere, adam tutmuş bana yeni nesil falan bir şeyler! Küçük gösteriyorum demek ki. Neyse. Duruyoruz, dün yanıma oturan hamile biniyor yine, giymiş pembelerini, kız doğuracağını ima ediyor. Hemen bi telaş yer veriyorlar hamileye, oturduğu gibi eşlik ediyor damar radyoya. Hayret bir şey.

Çarşamba Sabahı:Bu sefer başka yerden biniyorum dolmuşa, hamile tabii çoktan binmiş, üç gündür aynı saatte nereye gidiyorsun acaba o halinle? Otursana evde ya. Otur. Demet Akalın gibi bir şey çalıyor bugün, neyse ki kulaklığım yanımda. Ayakta bile gitsem dert değil derken acı acı bir fren patlatıyoruz. Benim betliğimden mi bilmem öndeki dolmuşa bir güzel bindiriyoruz. Bana bir neşe geliyor. Hemen inip nereye nasıl çarpmışız bakıyorum. Oh oh harika, soranlara anlatıyorum, “ biz şimdi gidiyorduk, çok da hızlı değil, bu önümüzdeki birden durdu, e takip mesafesi diye bir şey olmayınca tabii bizde…” eve mi dönsem ya. Boşvereyim boş beleş gezmeleri, eve gidip bir sigara sarayım bari.

Perşembe Sabahı:Bugün nihayet hamileyle aynı anda biniyoruz dolmuşa. O kadar hamile ki artık rica ederim doğursun. Dört günde bile aşırı derecede hızlı bir gelişme oldu göbeğinde, beşiz mi doğuracak onuz mu, ne bu halin, yirmiz doğurup tarihe mi geçeceksin? Hayır doğursa o da rahatlayacak. Bostanlar, kurtlar ,kuzular yutmuş gibi, gördüğüm en büyük hamile. Kızın hamileliğiyle ne biçim derdim var. O biçim. Bende biraz sıkıntılıyım. Neyse ki şoförün yanı boş, bir telaş çöküyorum oraya. Yolu izliyorum. Hava kapalı, Ankara tam da sevdiğim gibi, Tunus'a yürür oralarda bir bira içerim, antibiyotiklerin canı cehenneme, içer içer meclisin oralara kusarım. Daha makul bir perşembe yok.

Cuma Sabah:Bu sabah dolmuş yerine helayı tercih ediyorum. Harika bir hela bizimkisi, yaklaşık on saattir falan kusuyorum. Hela sakin, ana kucağı sanki. Kusmak bir bünyeye bu kadar mı iyi gelir? Sırtımı küvete verip azıcık kestiriyorum, sonra hop bir daha. Dolmuştakiler ne yapmıştır acaba? Hamile doğurmuş mudur? Ya doğurmuşsa, hem de dolmuşa! Eğer dolmuşa doğurmuşsa ve ben bunu kaçırmışsam kendimi asla affetmem. Kaç tane doğurmuştur acaba, en az üç bence. Belki kocasını yemiştir. Kesin kocasını yemiştir yoksa bu kadar büyümezdi karnı. Çocuğunu ve kocasını aynı anda doğursa ya! Tövbe estağfurullah. Az daha kusayım da şu dediklerimi dedirten kötü niyeti de çıkarayım içimden. Babam son iki saattir gereğinden fazla söyleniyor. Fakat prensiplerim gereği sabahları konuşmuyorum. He baba, iyi dedin sen şimdi. Şurada işler bitse de İstanbul'a dönsem. Aile saadeti ağır bir şey, altında eziliyorum.

Cumartesi Sabah:Bugün aşırı neşeli bir Ankara günü, yeşil ve pembe giyinen bir çok dershaneli genç var. Hamileyi görmedim. Kesin doğurdu o. Kesin dün dolmuşa doğurdu. Hay allah ya! Kızılay'a geldiğimizde alıştığım bir Ankara telaşı var. Belli olay var, nerede acaba, hemen gidip tarafımı seçeyim de dövüşe başlayayım! Arıyorum tarıyorum olay mahalini buluyorum. İhbar yapmışlar, bir bilgisayar çantasını şüpheli bulmuşlar. Sarı şeridi çekmişler herkes bön bön çantayı kesiyor. Aralarından duruma en hakim olan adama yaklaşıyorum. Bence bu adam her türlü olaya hakimdir, adamın çeperi, duruşu öyle. Saygı duydum. Soruyorum da soruyorum. “İhbar mıymış yoksa şüpheli buldukları için mi patlatacaklarmış” “Yok ihbar değil, tedbir olsun diye” diyor. İnsanoğluna da bak sen, şuncacık çantadan ödleri kopuyor. Bir de o çantayı düşün, asıl o korkudan ne haldedir, muhtemelen yorgun bir öğrencinin unuttuğu bir çanta alt tarafı. Yazık lan çantaya. Valla yazık. Salak salak işlerle uğraşacağımıza karşıt fikirliler olarak çatışsak ya. Ankara eski Ankara değil. Gideyim de Kuğulu Park gezmesi yapayım bari.

Pazar Sabah: O biçim kahvaltı sofrası hazırlamışlar. Açık büfe sanki, nereden baksan iki saat beni oyalar. Bazı akrabalar da gelmiş, kalabalığız. İki kuruş yemek yiyeceğim, soru bombardımanına tutuyorlar. İşim var mı, ssk, emekli sandığı, kira, uygun bir talip, sadık mı, çalışkan mı, düşünmüyor muyum halaa ciddi bir şeyler. Başta benden çok umutlularmış, vaz mı geçtiniz yani diyorum. Ses yok kimseden. İnsanların benden vazgeçtiğini hissettiğimde bana bir rahatlama geliyor. Harika. Kalabalıktan bunaldım, babamla odamda go oynamaya çalışıyoruz. Ellibininci kez anlayamadığım için babam veriyor ayarı. Sen go falan oynama, git çimlerde şiir yaz. Aylak evlat babalığı kolay değil. Onu da anlıyorum tabii. Neyse, aklım hamilede yine. Doğurdu mu acaba yediği kocasını. Kesin doğurdu o kız ya. Tüh. Ne?! Kocasını mı yemiş? Tüh!
Melda Köser/ Eylül 14/ Ankara

BİR ADAMIN GEÇEN GECE BAŞINA GELENLER
sana o gün ne olduğunu bende bilmiyorum dostum. gök gürültüsü gibi evden çıktığını hatırlıyorum. evdeki varlığını çıktığında fark ettim. garip değil mi? bazı insanlar en çok ortalıktan kayboldukları an fark...

BİR ADAMIN GEÇEN GECE BAŞINA GELENLER

sana o gün ne olduğunu bende bilmiyorum dostum. gök gürültüsü gibi evden çıktığını hatırlıyorum. evdeki varlığını çıktığında fark ettim. garip değil mi? bazı insanlar en çok ortalıktan kayboldukları an fark ediliyor. tabii bir yeri nasıl terk ettiğin önemli, sen mesela gök gürlemesi gibi terk ettin, dev bir osuruk gibi… hem büyük bir ses çıkardın, hem de geri kalanları boşluğa düşürdün, herkes “hayır ben osurmadım” ya da “onun gazının nedeni ben değilim” der gibi baktı. ama sonra, işte, gazını çıkaran bir bünye gibi rahatladık. rahatlayınca, seni de, peşinsıra yarattığı gürültüyü de unuttuk.

sana o gün ne olduğunu gerçekten hatırlamıyorum dostum, olur ya insana bazen, hırslanmış falan olmalısın. kalabalık tehlikelidir, bunu sana ilk söyleyen ben olamam. hazır değilsen, kalabalığa çok karışmamalısın. insanlar çoktur, kokarlar, bağırırlar, düşünürler, düşünüyormuş gibi yaparlar, ürkütücü olabilirler, sen de onlara ürkütücü gelebilirsin. yani, dışarıda ihtimaller bitmez. kalabalığa hazırlanmak uzun sürebilir, hazır hissettiğin ana bile hazırlıksız yakalabilirsin, kalabalığın hepsini aynı anda görebilirsin, olan biten her şeyi aynı anda izlemek seni hızla yorabilir. miden bulanabilir, fenası budur, dışarıdan ve kalabalıktan miden bulanabilir, miden bulanırsa ısınabilirsin, ısınabilirsen terlersin, ısı değişimi seni heycanlandırabilir, kalbin gereğinden hızla davranmaya koyulabilir. demem o ki, baştan miden bulanmamalı. senin dostum, o gün miden bulanmış olmalı. yani kalabalıktan, yani kalabalığı kalabalık yapan tek kişiler kümesinden. iyisi mi, sen hazır olmadan kalabalığa çıkma. 

o gün sana ne olduğu aslında önemli de değil dostum, çünkü her ne olursa olsun, “olur öyle şeyler arada” . biliyorum, bunu böylece kabullenmek başta zor oluyor, bütün o tuhaflıkların meşrulaşınca kendine tanıdık gelmiyorsun, belki ki ağırına gidiyor. sonra ağırına o kadar da gitmiyor. sonra tamamen ağırlıksız bir hal alıyor. umursamamak dünyanın en tuhaf şeyiyken, sen bir umursamaz olarak sıradan birine dönüşüyorsun. sonunda sen diye biri artık sen olmayınca, tanınır, kabul edilebilir bir birey halini alıyorsun. buna olgunlaşmak diyebilirler, olduğun şeyi ardında bıraktığını düşünürsek onlarla ortak müştereklerde buluşabiliriz. buluşamayadabiliriz, hamlığın ve kartlığın telaşesi arasında geçen kısmı herkes kadar hızlı sindiremeyenlerimiz de olabilir. dahası aramızdan bazıları henüz diğerleninin ya da pek azının fark ettiklerini pekala fark etmiş olabilir. dostum onlar ne yapsın, kendilerini anlatamaya çalışırken, kendi ayrıntılarının içinde kaybolup gitsinler mi? gitsinler tabii, hem olur arada o tarz şeyler. 

gerçi o gün sana ne oldu hiç bilmiyorum dostum, belki gerçek bir hayal kırıklığı yaşadın. hayal kırıklığı romantikler tarafından keşfedilmiş haşhaş destekli bir edebiyat oyunudur. genç werther ile kendi çılgınlığının katarsisini yaşamış hayalperestler, hayal kırıklığının can alıcı noktasını nihayet keşfetmiş, kendi canlarına kıymak konusunda an tereddüt etmemiş ve böylece romantizme kurban gitmişlerdir. intihar, edebiyatın damarına karıştıktan sonra işlerin hepten karıştığı ortada, bir yanda romantiklere olanlar, bir yanda süregelmekten hiç vazgeçmeyen savaşlar derken insanlar nihayet -maddeyi- başka türlü kullanmayı akıl etmiş ve tastamam hiçliğin kollarına atıvermişlerdir kendilerini. amacın aslında var olmadığını fark eden adamlar tabii ki hizmet verememişlerdir. önüne sunulan amaçların, güzel süslenmiş ama karın doyurmaktan uzakta boş tabaklar olduğunu anlayan adamlar, durmaksızın hizmet ettiklerin şeyin, yani karın tokluğunun, yani yerleşik yaşamın gerekliliklerinin, kabasını çıkarmış, çıkardıkları kaba sıçmış, sonra kaba saba gülmüşlerdir. gelgelelim, tarih boyunca sonuç tek bir insan evladı için değişmemiştir, insan biyolojik sonunu ne yapsa yenemeyerek kendini bir kez daha hayal kırıklığına uğratmıştır. zaten bütün mesele, kendi biyolojisinin yazgısına kurban gitmiş insan oğluymuş gibi gelebilir kulağa, gelmeyebilir de, kesin bir şey söylemek olmaz, biraz dikkatli bakarsan sonuç güvenilmez bir mertebedir, her an değişebilir. beklemediğin yerden gelen her hareket titizlikle hazırladığın sonu, son dakika değiştirebilir. yani dostum, sana o gün olanlar gürleyerek çıkmanla mı son buldu, yoksa o an mı başladı, ben bunu asla bilemem. 

haziran ‘14 - melda

seni dört gözle bekledim.
dört gözün dördü birden bir değil.
1.
seni beklerken ışıkları söndürdüm ve yaktım, bunu sayamadığım rakamlara değin yaptım. öyleydi çünkü, bir gözüm durmaksızın açılıp kapanıyordu. gördüğümü sandığıma emin olana kadar, bir...

seni dört gözle bekledim.

dört gözün dördü birden bir değil.

1.

seni beklerken ışıkları söndürdüm ve yaktım, bunu sayamadığım rakamlara değin yaptım. öyleydi çünkü, bir gözüm durmaksızın açılıp kapanıyordu. gördüğümü sandığıma emin olana kadar, bir de bakıyordum ki karanlık. şu gözüm hiç net olmadı. ışıkları açıp kapadım, ne geleceğine inanabildim, ne gelmeyeceğine. öylece baktım,bir görünüp bir kaybolan o şeylere.

2.

seni beklerken bir gözümü diktim sokağa, sokak dediğime bakma, her şeyi gördüm, o içimi kıyan korna seslerini bile gördüm. geç kalanları, yanlış yapanları, hatalı sollayanları, ambulansları, yan kesicileri, orospuları gördüm. sokağa diktiğim gözü sana biriktirdim, ancak gözüne bakarak anlatabileceğim şeyler. bir takım huzursuz ve mucizevi olaylar… anlaşılmak ve dinlenmek için senin gözüne ihtiyaç duyan bir gözüm oldu. o gözüm, göz kırpmayı unuttu. 

3.

Bir gözüm arkada kaldı, onu zaten bilirsin. ne zaman biri gitse bir gözüm arkamda kalır. gözün arkanda kalmasın derler ya, hiç denk gelmedi bana. arkada kalacak gözü önüme alırsam, arkamda bıraktıklarımı unuturum diye korktum. ama nasıl bir korku! gözümde başlar nutkumda tutulur sanki. sen işte, gidince tabii, gözüm arkamda kaldı, onu sen zaten bilirsin.

4.

son gözümü kapadım. gözüm kapalıyken, duyduklarıma inanamadım. ne kadar sıkı yumdumsa gözümü, o kadar uzağı duydum, duydum ki söylenecek onca güzel söz varken, kırıcıydık, öfkeliydik, tüm sesleri toplayınca, şehirden koca bir çığlık çıkıyordu, anlamsız bir gürültü gibi salınan şey aslında bakarsan bir cinnetti. insan gözü kapalıyken burnundan ağlarmış öğrendim.

seni dört gözle bekledim.

ayları, günleri asla saymadım.

şafak tutmadım.

bir biletin olmadı.

ve gelmedin.

                                                                                                                      haziran ‘14